....................:::::::::::::::::::::ThexRock:::::::::::::::::::....................

24/2/2007 -
En Güzel Hikayem

TEOMAN:Kulaklarım patlıyor sessizliğinden
       Yorgunluğundan ölüyorum
       Sinekler yapışıyor vücuduma, gitmiyorlar
       Yayılıyor kanları,vurduğumda
       Denizi araladım geçtim bir aşktan
       Attım kum torbalarımı
       Döktüm yapraklarımı
       Ama uzandıntenime, hissettim
       Tenim aktı parmak aralarından
       Bazen ne yaparsan yap olmuyor
       Kanım hızlanıyor bazen damarlarımda
       Kan çanaklarım aynada levham boynumda
       Bir yapbozu tamamlarken bakıyorum
       Büyük parçan eksik kalbin olduğu
       Bazen bir vücuda sarıyorum
       Banıp parmağımı, tadına bakıp
       Gözümü sevmeye karatıp
       Yapamıyorum
       Bazen ne yaparsan yap olmuyor
       Acı bir tat kalıyor ağzımda
       Bazen yutup unutup
       Bazen tükürüyorum
       Bazen ayılıp uyanıp bir nefesle yanımda
       Adı yok, sırtı var, bana dönük, bükük
       Soğuğa çeviriyoru suyu
       Ağlıyorum bakıp içime
       Ayılamayıp anlıyamıyorum bazen
       Derimin altında başarılı ayrılık notları
       Yazılmış çöpe atılmış intihar mektupları
       Vuruyorum sokaklara bedenimi, hayallere
       Hayatımı yine omuzlarıma
       Acımı alsın diye sığınıp
       Kurtaracak kadınlara 15 dakika
       Bazen ne yaparsan yap olmuyor

ŞEBNEM F:
Bitti zor oldu ama bitti
Yapamadım benim başka bir kalbi
Bedenim zayıftı kalbim güçlüydü
Haritası ama çok silikti
Sert bir şeydi iliklerimde aşk
Dayandım, ittim, sığmadı, kanırmadı girmedi
Ama sıktım pis kanı
Akıttım yaramdan
İyileşmeye yaladım geçmişti sanki
Soktum neşteri göğsüme
İnanmaya halim kalmadı diye
Bitti zor oldu ama bitti


TEOMAN:Korkma bilirim acıyı tedaviyi
       İmkansızlığın kekremsi tadını
       Dün insanlara baktım kendi kirli camımdan
       Terkedilmişler çoktan yaradan tarafından

ŞEBNEM F:
Ben kesilene kadar yüzdüm
Ama görünmeyince karan
Bıraktım kendimi bıraktım bir taş gibi
Yanmıştı çizilmişti ama
Seyrettim ağlayarak sabredip
Çok sevdiğim bir filmi
Artık yalnız senin için üzülüyorum
Bitti zor oldu ama bitti


TEOMAN: Benim de zaten hiç gücüm yok, yüzüm yok hiç
        Umudum yok
        Ama bil ki farklı bir hayaldi
        İşkenceydi bazen çok güzeldi
        Ama anlıyorum sesinden
        Kurtulmuşsun sen
        Nokta konmuş, bitmiş
        En güzel hikayem


Yorum (3) :: Bağlantı

24/2/2007 -
sokak...bir *agorafobik* yazı

 

 

medeniyet saatinin akrebi ve yelkovanı 2006 yılının son günlerinin koşuşturmasında şimdi… yazmak bir katkı mıdır ona? bilinmez… yine de, küçücük bir umut ışığının dahi ruhun karanlığını kamaştıracağına inanmaya meylederek, alabildiğine gizemli bir tanrıya, sırrının en ufak parçasını paylaşması karşılığında bir ömrü kurban edebilecek kadar sefil bir çaresizlikle yakarmaktan ve ürkek gözlerle pencereden dış dünyayı izleyerek kahırlanmaktan hallicedir…

 

“hareketin bereketi getireceği”ne dair genlerimize işlenen bin yıllık bilginin önünde saygıyla eğilerek sokağa çıkmalı…

 

lakin o sokakta her zaman bir davetsiz misafir değil miyim? kapıdan dışarı adım attığım o anların hangi bir tanesinde “gel küçüğüm; gel ölümlü insanoğlunun uzun saçlı dölü; gel yufka yüreklim; gel bal gözlüm…” denilerek aşk ve şefkatle bağrına basıldım o sokağın…? sanırım hiçbir zaman…

 

yaşanmışlıklar kasar bünyeyi… ve sorgulamak da tam o anda başlar… kavramlara otopsi yapma refleksi seni avucunun içine almışsa, artık anlamaya çalışmaktan; daha doğrusu elini nereye atsan bir bilinmezliğe bulaşan kavramlar ve anlamlar bataklığında çırpınıp durmaktan başka çaren yoktur…

 

öyle anlarda, en sıradan kelimeler bile soyunup dökünmeye başlar önünde… bir müddettir uzak kaldığın sokağı anlamaya; anlayamasan da hani hiç değilse bir şekilde anlamlandırmaya çalışırsın… sadece sokağa bir adım atabilmek uğruna… cesaretlenmek için… buna ihtiyacın vardır… nasıl olsa öleceğinin keskin bilinciyle, önceden kazılmış bir mezara yatıp gideceğin günü beklemek sonsuz acılar vermeye başlamıştır… artık tüm algılarını sokağın cıvıl cıvıl ihtişamına açmak; şarkı söylemek; zamanı unutmak ve sokağı adımlamak istersin… adımlamak bile yetmez bu kadar zaman sonra… sen o sokağı değil yalnız, yeryüzünün bütün sokaklarını arşınlayıp ezberine kazımak istersin…

 

                        ***

sokak… insanoğlu, toprağın üzerine bina inşa etmeyi keşfettikten ve binlerce binayı farklı açılarda yeryüzünün üzerine serpiştirip vidaladıktan sonra, o binaların aralarından, oluk oluk akarak kendi varlığını biçimlendiren sonsuz karamboller koridoru…

 

sokak… insanoğlunun kendi kendine yaratıp; farklı türevlerdeki diğer doğurganlık hadiselerinde de deneyimlendiği üzere, yine kendi kendini içine hapsettiği bir tür medeniyet labirenti… bir deney faresi acizliğinde, yüksek duvarların arasında minyatür adımlarla ilerleyen bir şartlı refleks figüranının karmaşık mekan sorunsalı…

 

sokak… insanın, zekasını ve kapasitesini evrenin gözleri önüne sererek, kimler tarafından izlendiği belirsiz bu sonsuz zamanlı gösteriyi şenlendirdiği ve ne kadar eğlenceli olursa olsun, sonunda zincirinin ucundan kimin tuttuğu belirsiz bir ölüm hançerinin bedene saplanmasıyla son bulan; kazananı kaybedeni ta en başından belli o bilindik gösterinin kan kokulu arenası…

 

sokak… fonetiği bile, alt kültüre ait “yapak-edek-gidek-gelek” benzeri, bir tür “ananı belleyek” ifadesiyle, kulaklarımda pornografik-argo bir tınının tortusunu bırakan o soysuz kavram…

 

ve şimdi ben, soysuz ve sallantıda olana duyulan tutkunun çocuksu utancıyla, hiç kimsenin bunun farkında olamayacağı bir anı kollayıp, izlenmiyor olmanın rehavetiyle perdeyi aralayarak, heyecan içinde penceremden sokağa bakıyorum… bulunduğum coğrafyanın renkleri ve sesleriyle bezenmiş bu sokağın, beni, adeta saçlarımdan tutup asılarak, sarsarak, aslında bütünüyle korkularımdan kaynaklanan ayak diremelerime kulaklarını tıkayıp; hayal kırıklıklarımı yok farz etmemi bağıran baskın ve şehvet dolu  çığlıklarıyla; evet işte o sokağın beni kendi içine çektiğine inanmak istiyorum…

 

yıllar sonra ilk kez gerçekten sokağa çıkmak istiyorum…

 

         ***

 

o zaman hazırlanmalı… giyinip kuşanmalı mevsimine göre… yüksek topuklu çizmelerle boy biraz daha uzatılmalı… çeşitli dokulardan kumaşlar dökülmeli vücudun kıvrımlı hatlarından aşağıya…  boyalar sürünmeli rengarenk… gözlere, sar-elayı yeşile döndürecek koyu kalemler çekilmeli… kirpiklere dolgun maskaralar çalınmalı… dudaklar ama kiraz ama ki vişnenin tonlarında olmalı… saçları salmalı omuzdan sırta doğru… söğüdün dalları gibi… doğaya kamufle olunmalı bir bakıma…

 

sokağa çıkmak…

 

çetrefilli; kayıp ve zayiatı öngörülemez; kıran kırana bir savaşın da habercisi… işte bu yüzden deriden, pamuktan çeşit çeşit zırhlara bürünmemiz; bu yüzden sokakların içinde türlü ivmelerle kıpırdaşan tehditkar ve çoğu türdaş hasımlara, eğer gerekirse dövüşe ne kadar hazır olduğumuzu anlatmaktan başka işlevi olmayan savaş boyaları sürünmemiz… bu yüzden kokulara karşı hassasiyetimiz… bu yüzden çeşit kokulara bulanmamız… bu yüzden sokakta kıpırdayıp duran hareket halindeki diğer varlıkların adımlık manevralarını kollamamız… tetikte duruşumuz; eğile büküle rüzgarın med-cezirleriyle sevişmemiz; küçüklere diklenmemiz; büyüklerce didiklenmemiz hep bundan…

 

ama olsun… razıyım… hepsine razıyım… gözbebeklerimde buğu; ince parmaklarım titrek; yüreğim ürkek… belki daha ilk adımımı attığım anda sokak ağzından ateşler saçan gotik bir canavara dönüşüp dişlerini geçirecek sırtıma… ama razıyım… böylesine kuş uçmaz kervan geçmez bir çölün göbeğine kazılmış mezarımda sıkıntıyla kıvranıp gökyüzüne bakarken geçmek bilmiyor zaman… bu yüzden razıyım o canavarca dişlenmeye… aldığım ağır darbelerle sokağa yüzükoyun düşüp, sırtımdan ılık ılık akan kızıl kanların kaldırım taşlarından caddeye süzüldüğü o anı tevekkülle kutsamaya hazırım…

 

yeter ki bitsin bu uzlet… ben aslında onun çoktan bittiği şu anda, ne olursa olsun artık yerine yeni bir şey koymaya hazırım…

 

sokağa çıkmak… nasıl olsa gideceğimin keskin bilinciyle önceden kazılmış bir mezarın içinde yatıp gökyüzünde kayan yıldızları sayarak, kalbin son kez pompalanacağı o an gelene kadar ucu sonu belirsiz sicimlere tespih tanesi dizmekten iyidir… teslim olmaktansa savaşarak ölmek iyidir…

 

üzerine çıkmak istiyorum sokak… hemen… şimdi…

Yorum (0) :: Bağlantı

24/2/2007 -
helldorado....

 

 

Helldorado 2001 baharında, Norveç’in Kuzey Denizine bakan şehri Stavanger’de kuruldu. Helldorado kurulmadan önce yerel bir grup olan The Tramps'le bir çok konser vermiş ve stüdyo çalışmalarında bulunmuştu tüm üyeler.

The Tramps'le "cover" çalarken gelişen sound'ları, Helldorado ile birlikte sözlere de yansıdı ve kendi şarkılarını yazmaya başladılar. Ardından gelen bir kaç konser, ünlerinin şehir dışına çıkmasına fazlasıyla yetti. 2002 sonbaharında Zoom isimli yarışmayı kendi şehirlerinde kazanan ve Oslo’daki büyük finale giden üçlü, burada da birinci oldu. Yarışma ödülü olaraksa Norveç turnesiyle birlikte birkaç İngiltere ve Almanya konserine çıkma hakkı kazandılar.

Kısa bir süre sonra, 2002 Kasımında yerel plak şirketi CCAP’den mini albümleri "Lost Highway" yayınlandı. Konserler ile kesintiye uğramayan 2003 yazını stüdyoda geçiren topluluk uzun zamandır beklenen ilk albümü “Directors Cut”ı Şubat 2004’te yayınladı. Albüm, 2004 Ekiminde ise Glitterhouse etiketiyle Avrupaya’ya dağıtıldı. Bu sayede Avrupada da grup tanınma fırsatını yakaladı.

Glitterhouse İngiltere direktörü Helldorado’yu; "The Cramps, 16 Horsepower, Chris Isaac ve The Gun Club karışımı mükemmel bir sentez" olarak yorumluyor ve canlı performanslarının aklından hiç çıkmayacağını söylüyordu. Norveç’li grubun son albümleri “The Ballad of Nora Lee” ise 2005 yılında piyasaya sürüldü.

Dag Vagle – Vokal + gitar
Hans Wassvik – Bass, geri vokal
Morten Jackman – Drums, geri vokal

Yorum (0) :: Bağlantı

24/2/2007 -
Şebnem Ferah - Senfonik Konser


Rock Müziğinin güçlü sesi Şebnem Ferah, Senfoni Orkestrası eşliğinde; 10 Mart 2007 Cumartesi günü Bostancı Gösteri Merkezi nde sahne alacak... Geçtiğimiz yaz ilk kez bu projeyle Harbiye Açıkhava Tiyatrosunda sahne alan ŞEBNEM FERAH yoğun istek üzerine bu kez Bostancı Gösteri Merkezinde...



Orhan Şallıel yönetimindeki senfonik orkestra eşliğinde eski ve yeni tüm şarkalarını seslendirecek sanatçı İstanbul'lulara muhteşem bir müzik ziyafeti yaşatacak...

Bu konserde sanatçıya birlikte çalıştığı ozan Tügen, Metin Türkcan, Aykan İlkan, Buket Doran, Ceren Tügen'in yanı sıra Orhan Şallıel yönetiminde senfoni orkestrası eşlik edecektir.




Tarih : 10 Mart Cumartesi, 21:00
Mekan :
Bostancı Gösteri Merkezi
1.Kategori (Numaralı): 56 YTL
2.Kategori (Ayakta): 34 YTL
3.Kategori (Öğrenci): 28 YTL

Yorum (0) :: Bağlantı

24/2/2007 -
Necrophagist

Çıkış yeri: Almanya
Çıkış tarihi: 1992
Türü: Death Metal
Durumu: Aktif
Web sitesi:
http://www.necrophagist.de




Alman Teknik Death metal grubu Necrophagist 1992 yılında Karlsruhe kentinde kuruldu. Neo-Klasik gitar tekniğiyle ününü yayan grup ilk demosunu kaydettikten sonra Muhammed Suiçmez (gitar & vokal) dışındaki tüm üyeler ayrıldı ve Muhammed bilgisayar programlı davul yardımıyla "Onset Of Putrefaction" albümünü kaydetti. Bir süre sonra da grubun değişmez kadrosu meydana geldi. Relapse Records ile anlaşan grup "Epitaph" adlı ikinci albümünü 2004 yılında yayınladı. 2005 yılının Mart ve Haziran ayları arasında Muhammed Suiçmez''in hastalığı sebebiyle grup çalışmalarına ara verdi. 2006 yılının başlarında Christian Muenzner grubu bırakırken yerine Finlandiya asıllı Sami Raatikainen geçti. Necrophagist aynı sene "Carving North America''s Epitaph" isimli Amerika ve Kanada''yı kapsayan bir turneye çıktı. Grubun ilk albümündeki lirikler daha çok sadistlik içeren konulara dayanırken, Epitaph albümünde lirikler daha şiirsel niteliktedir.



Diskografi;

Onset of Putrefaction (1999)
Epitaph (2004)



Grup Üyeleri;

Stefan Fimmers - Bass
Sami Raatikainen - Guitar
Hannes Grossmann - Drums
Muhammed Suiçmez - Guitar, Vocals

Yorum (0) :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

HEr ZamaN KaybetTik

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta

Kategoriler

  • FelseFe
  • GeneL
  • Muzik
  • Arkadaşlarım

    baliq
    suhamel