24/2/2007 - sokak...bir *agorafobik* yazı

medeniyet saatinin akrebi ve yelkovanı 2006 yılının son günlerinin koşuşturmasında şimdi… yazmak bir katkı mıdır ona? bilinmez… yine de, küçücük bir umut ışığının dahi ruhun karanlığını kamaştıracağına inanmaya meylederek, alabildiğine gizemli bir tanrıya, sırrının en ufak parçasını paylaşması karşılığında bir ömrü kurban edebilecek kadar sefil bir çaresizlikle yakarmaktan ve ürkek gözlerle pencereden dış dünyayı izleyerek kahırlanmaktan hallicedir…
“hareketin bereketi getireceği”ne dair genlerimize işlenen bin yıllık bilginin önünde saygıyla eğilerek sokağa çıkmalı…
lakin o sokakta her zaman bir davetsiz misafir değil miyim? kapıdan dışarı adım attığım o anların hangi bir tanesinde “gel küçüğüm; gel ölümlü insanoğlunun uzun saçlı dölü; gel yufka yüreklim; gel bal gözlüm…” denilerek aşk ve şefkatle bağrına basıldım o sokağın…? sanırım hiçbir zaman…
yaşanmışlıklar kasar bünyeyi… ve sorgulamak da tam o anda başlar… kavramlara otopsi yapma refleksi seni avucunun içine almışsa, artık anlamaya çalışmaktan; daha doğrusu elini nereye atsan bir bilinmezliğe bulaşan kavramlar ve anlamlar bataklığında çırpınıp durmaktan başka çaren yoktur…
öyle anlarda, en sıradan kelimeler bile soyunup dökünmeye başlar önünde… bir müddettir uzak kaldığın sokağı anlamaya; anlayamasan da hani hiç değilse bir şekilde anlamlandırmaya çalışırsın… sadece sokağa bir adım atabilmek uğruna… cesaretlenmek için… buna ihtiyacın vardır… nasıl olsa öleceğinin keskin bilinciyle, önceden kazılmış bir mezara yatıp gideceğin günü beklemek sonsuz acılar vermeye başlamıştır… artık tüm algılarını sokağın cıvıl cıvıl ihtişamına açmak; şarkı söylemek; zamanı unutmak ve sokağı adımlamak istersin… adımlamak bile yetmez bu kadar zaman sonra… sen o sokağı değil yalnız, yeryüzünün bütün sokaklarını arşınlayıp ezberine kazımak istersin…
***
sokak… insanoğlu, toprağın üzerine bina inşa etmeyi keşfettikten ve binlerce binayı farklı açılarda yeryüzünün üzerine serpiştirip vidaladıktan sonra, o binaların aralarından, oluk oluk akarak kendi varlığını biçimlendiren sonsuz karamboller koridoru…
sokak… insanoğlunun kendi kendine yaratıp; farklı türevlerdeki diğer doğurganlık hadiselerinde de deneyimlendiği üzere, yine kendi kendini içine hapsettiği bir tür medeniyet labirenti… bir deney faresi acizliğinde, yüksek duvarların arasında minyatür adımlarla ilerleyen bir şartlı refleks figüranının karmaşık mekan sorunsalı…
sokak… insanın, zekasını ve kapasitesini evrenin gözleri önüne sererek, kimler tarafından izlendiği belirsiz bu sonsuz zamanlı gösteriyi şenlendirdiği ve ne kadar eğlenceli olursa olsun, sonunda zincirinin ucundan kimin tuttuğu belirsiz bir ölüm hançerinin bedene saplanmasıyla son bulan; kazananı kaybedeni ta en başından belli o bilindik gösterinin kan kokulu arenası…
sokak… fonetiği bile, alt kültüre ait “yapak-edek-gidek-gelek” benzeri, bir tür “ananı belleyek” ifadesiyle, kulaklarımda pornografik-argo bir tınının tortusunu bırakan o soysuz kavram…
ve şimdi ben, soysuz ve sallantıda olana duyulan tutkunun çocuksu utancıyla, hiç kimsenin bunun farkında olamayacağı bir anı kollayıp, izlenmiyor olmanın rehavetiyle perdeyi aralayarak, heyecan içinde penceremden sokağa bakıyorum… bulunduğum coğrafyanın renkleri ve sesleriyle bezenmiş bu sokağın, beni, adeta saçlarımdan tutup asılarak, sarsarak, aslında bütünüyle korkularımdan kaynaklanan ayak diremelerime kulaklarını tıkayıp; hayal kırıklıklarımı yok farz etmemi bağıran baskın ve şehvet dolu çığlıklarıyla; evet işte o sokağın beni kendi içine çektiğine inanmak istiyorum…
yıllar sonra ilk kez gerçekten sokağa çıkmak istiyorum…
***
o zaman hazırlanmalı… giyinip kuşanmalı mevsimine göre… yüksek topuklu çizmelerle boy biraz daha uzatılmalı… çeşitli dokulardan kumaşlar dökülmeli vücudun kıvrımlı hatlarından aşağıya… boyalar sürünmeli rengarenk… gözlere, sar-elayı yeşile döndürecek koyu kalemler çekilmeli… kirpiklere dolgun maskaralar çalınmalı… dudaklar ama kiraz ama ki vişnenin tonlarında olmalı… saçları salmalı omuzdan sırta doğru… söğüdün dalları gibi… doğaya kamufle olunmalı bir bakıma…
sokağa çıkmak…
çetrefilli; kayıp ve zayiatı öngörülemez; kıran kırana bir savaşın da habercisi… işte bu yüzden deriden, pamuktan çeşit çeşit zırhlara bürünmemiz; bu yüzden sokakların içinde türlü ivmelerle kıpırdaşan tehditkar ve çoğu türdaş hasımlara, eğer gerekirse dövüşe ne kadar hazır olduğumuzu anlatmaktan başka işlevi olmayan savaş boyaları sürünmemiz… bu yüzden kokulara karşı hassasiyetimiz… bu yüzden çeşit kokulara bulanmamız… bu yüzden sokakta kıpırdayıp duran hareket halindeki diğer varlıkların adımlık manevralarını kollamamız… tetikte duruşumuz; eğile büküle rüzgarın med-cezirleriyle sevişmemiz; küçüklere diklenmemiz; büyüklerce didiklenmemiz hep bundan…
ama olsun… razıyım… hepsine razıyım… gözbebeklerimde buğu; ince parmaklarım titrek; yüreğim ürkek… belki daha ilk adımımı attığım anda sokak ağzından ateşler saçan gotik bir canavara dönüşüp dişlerini geçirecek sırtıma… ama razıyım… böylesine kuş uçmaz kervan geçmez bir çölün göbeğine kazılmış mezarımda sıkıntıyla kıvranıp gökyüzüne bakarken geçmek bilmiyor zaman… bu yüzden razıyım o canavarca dişlenmeye… aldığım ağır darbelerle sokağa yüzükoyun düşüp, sırtımdan ılık ılık akan kızıl kanların kaldırım taşlarından caddeye süzüldüğü o anı tevekkülle kutsamaya hazırım…
yeter ki bitsin bu uzlet… ben aslında onun çoktan bittiği şu anda, ne olursa olsun artık yerine yeni bir şey koymaya hazırım…
sokağa çıkmak… nasıl olsa gideceğimin keskin bilinciyle önceden kazılmış bir mezarın içinde yatıp gökyüzünde kayan yıldızları sayarak, kalbin son kez pompalanacağı o an gelene kadar ucu sonu belirsiz sicimlere tespih tanesi dizmekten iyidir… teslim olmaktansa savaşarak ölmek iyidir…
üzerine çıkmak istiyorum sokak… hemen… şimdi…
|